29 Ekim 2015 Perşembe

KİMSESİZ SOKAKLAR

Kimsesiz sokakları bilirmisiniz? Onların etrafında ışıl ışıl mağzalar, müzik yayını yapan dükkanlar, avm’ler yoktur. Onlar adından da anlaşıldığı gibi, kimsesizdirler. Şunu da belirtmek isterim, o sokaklar da pahalı, lüks arabalar da bulamasınız, kenara çekilmiş üç beş tane, fazla değil, ya klasik, ya da artık klasik sayılabilecek arabalar park edilmiştir. Arnavut kaldırımlarına sahip bu sokakların havasını, içine derinlemesine çekebilenler için ayrı bir duygusu vardır.
Üzerlerindeki aydınlatması, bildiğimiz sokak lambasıdır. Kaldırımları çok güzel sesler çıkarır yağmur yağdığı zaman, size bir şeyler söylemek ister. Hep puslu ve mat gözükür kimsesiz sokaklar, aynı o sakakta yaşayan sakinleri gibi, çünkü o sokakta yaşayanların hayatları da sade, puslu ve mat’tır. Kimsesiz sokaklarda yürümekten hep zevk almışımdır, beni kendime getirir. Geceleri belli belirsiz sesler, evlerde yanan ışıklar, bacalarından çıkan, kömür kokulu dumanlar, nostalji tadında bir duygu yaşatır bana. Hiçbir hareketli, caf caflı sokaklarda bulamayacağınız kadar kedi ve köpek sığınır bu sokaklara, çünkü onlar da kimsesizdir. Sokak onların, onlar da sokağın halinden anlarlar. Bu sokakların sakinleri, onlara bakar, yemek verir, barındırır, bu iyilik karşılığında onlar da gönüllü olarak sokakları ve sakinlerini korur.
Yürürken ayak seslerim bir başka çıkar bu sokaklarda, ürperirim kendi ayak topuğumun çıkardığı sesden, aslında biliyorum, burası daha güvenli, bu sokakların insanları daha samimi. Şöyle ki; bu sokakların insanları diğer cadde kültüründe yetişmiş insanlar gibi sahtekarlık, sahte gülüş, fırıldak bilmez. Belki de böyle oldukları için, kimsesiz sokakların, garip sakinleri olmuşlardır.
Benim bu sokaklarda duyguyu en yoğun yaşadığım havalar, yağmurlu havalardır. Gerçekten, yağmur bile farklı yağar bu sokaklara, sanki size özel musiki sesi gibi gelir yağmurun çıkardığı ses. Büyük caddeler de yaşanılan hengame, koşuşturmadan duyamadığınız o güzelliği, burada doya doya yaşarsınız. Yağmur da dışarı çıkıp, tüm yağmurun sizin üzerinize yağmasını istersiniz. Bazen coşar, bazen de birden hüzünlenirsiniz. Kokusu bile farklıdır kimsesiz sokakların, yağan yağmurla pırıl pırıl olan kesme taşları, yağmur dindiğinde mis gibi toprak kokusu sarar etrafı.
Gündüz etrafta çocuk sesleri doludur, iki taşı birer uca koyar kale yapıp, maç eder erkekler. Anneler, neneler, hem dedikodu yapar, hem örgü örerler sokakta. Kız çocukları da geleneksel sokak oyunları oynar, alavere, dalavere bilmezler. Gençler mi? Onları kendi kardeşleri olmasa da bizim sokağın kızı, bizim bacımızdır kabilinden, bir başka korur onları. Kötü niyet beslemek nedir bilmez kimsesiz sokak insanları, zaten azınlıklardır, herkes birbirini tanır, ancak kötü niyeti olanı da fena benzetirler.
Akşam vakti olduğunda artık, yemek kokularını dışarıdan duyar, koklarsınız, çocuklar okul dönüşü evlerine dağılır, en büyük gürültü ve karmaşası işte budur kimsesiz sokakların. Boş, virane evler vardır, kimse onların yanına gitmez, onlar sokak kedileri ile sokak köpeklerinin meskeni olmuştur artık, hatta bu yıkık, virane evler için sokak sakinleri türlü hurafeler uydurur, işte o evde cin var, peri var gibi. İşte böyledir, kimsesiz sokaklar, kimsesiz sokakların sıcak insanları. Mutlu ve sessiz.
Sağlıcakla kalın, Dostaca kalın, dostluğunuzu hak edenlerle kalın.

AİLE VE EĞİTİM

Eğitimin aile de başladığını yıllardır, söyler dururuz, fakat ne kadarımız buna uyarız? Tabiki bunun belli bir oranı yok, bir istatistiği de yok, fakat çevremizde olan olaylar, bazı gençlerin hal, tutum ve davranışları, bizim toplum olarak aile içi eğitime önem vermediğimizi bariz bir şekilde gösteriyor.
Etrafımızda oluşan insan kaynaklı felaketlere bir bakalım. Bu felaketleri bize yaşatanlar, uzaydan veya başka bir gezegende yaşayan canlılar değil, aksine bizzat bizim içimizde yetişen gençler, çocuklar. Bugün dışarıda yağma yapan, kapkaç yapan, hırsızlık yapan gençler, bizim evlerimizin içinden çıktı, bizim ailelerimiz yetişdirdi onları. Bir aile düşünün; ebeveynlerinin ahlak düzeyi yüksek, herkes tarafından takdir edilen bir ahlak ve davranış sahibi, haram, helal nedir bilen, Allah korkusu ile tir tir titreyen bir ebeveyn, bir aile, bu aileden ahlaksız ,hırsız, haramzade çıkma oranı nedir? Bir de Allah, kitap, vicdan,haram, helal bilmeyen bir aile düüşünün, bu evden nasıl bir evlat çıkar?
Aile eğitimi tahminimizden bile çok daha önemli, okulda öğretmen bir yere kadar eğitim verir, bu eğitimde daha çok beşeri ilimlere ait eğitimdir, fakat manevi eğitim ki, asıl önemlisi budur, aile içerisinde verilir. Bizler, ebeveynler olarak çocuklarımıza iyi eğitim verebilseydik, vicdanlarına, kalp ve beyinlerine güzellik, merhamet, Allah korkusunu enjekte edebilseydik, bugün haberlerde her gün izlediğimiz o kapkaç, hırsızlık olaylarını dinlemezdik. O bomba atan gençler olmazdı. İntiharın ne denli korkunç bir şey olduğunu anlatabilseydik, o genç hem bu dünyasını, hem ahiretini berbat etmez, kendini patlatmazdı. Çok şey var yazılıp, anlatılacak, fakat ben aşağıda sizlere sunacağım kıssa ile yazıma son vermek istiyorum, lütfen çocuklarımızı, ailemizi önemsiyelim.
Vaktiyle evladını terbiye edemeyen bir ana, cezasını dilini kaybetmekle çeker. Hikaye şöyledir.Üç beş yaşına gelen bir çocuk komşunun yumurtasını çalıp annesine getirir. Haram, helal bilmeyen cahil ana, yumurtayı çocuğun elinden alır ve çocuğuna bir aferin çeker ve:-Benim akıllı oğlum, aferin diyerek çocuğunun başını okşar.
Çocuk, artık hergün veya gün aşırı komşuların yumurtalarını eve getirmeye başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle derken seneler geçer. Çocuk yaşına göre hırsızlığı da ilerletir. Yumurtadan tavuğa, tavuktan horoza, horozdan koyuna, koyundan kuzuya derken bir haramzâde olur çıkar. Eski zamanın çocuğu şimdi çevresinin bir numaralı ve azılı eşkıyalarından olur.
Artık bu eşkıyayı kimse durduramaz bir hale gelir. Hırsızlıklar, eşkıyalıklar derken bir gün büyük bir cinayet işler. Kanun bunun yakasına yapışıp idama mahkum eder.Oğlunun idam haberini dinleyen ana, mahkeme salonunda feryadı basar. Saçını, başını yolar. Aman hakim bey, biricik oğlumu bağışla, benim hayatta ondan başka kimsem yok diye yalvarır.İdam mahkumu eşkıya evlada sorarlar, son bir arzun var mı? Eskiden beri idam mahkumlarının son arzularını yerine getirmek adet olduğu için bunun da son arzusu sorulur.
İdam mahkumu genç:-Bir tek dileğim var. Sevgili anacığımın o mübarek dilini öpmek isterim, izniniz olursa bu arzumu yerine gelsin diye rica eder.Mahkumun isteği yerine getirilmek üzere annesi getirilir:Benim sevgili oğlum, dilimi son bir defa öp bakayım diyerek dilini uzatır.Eşkıya evlad, anasının dilini iki dişlerinin arasına alır. Öyle bir ısırır ki, dişler dili makas gibi keser, dil pat diye yere düşer.Orada bulunanlar, vah, vah, vah! Ne olacak eşkıya evlat! Bunca cinayetler yetmiyormuş gibi bir de anasının dilini kopardı derler.
İdam mahkumu genç:-Ey burada toplanan insanlar! Bilmeden boş yere konuşmayınız. Benim burada idama mahkum oluşum o kopasıca dildendir, koptu ya! der.Herkes hayretle sonunu dinler. Genç mahkum devam eder:-Ben, çocukluğumda komşumun yumurtasını çalıp getirdiğimde anam bana aferin çekti, yumurtayı alıp başımı okşadı. Eğer, o zaman beni terbiye edip men etseydi, bugün bu ölüm cezası bana gelmeyecekti, der.
Sağlıcakla kalın, dostca kalın, dostluğunuzu hakedenler ile kalın.

22 Ekim 2015 Perşembe

ŞİMDİ ZAMANI

     Türkiye’de tabular tek tek yıkılıyor, kıyamette kopmuyor, bilakis içeridekiler bu tabular yıkıldıkça rahatlarken, dışarıda da itibarımız artıyor. Bunu da herkes net bir şekilde görüyor, buna MHP,CHP,HDP partileri ve seçmenleri de dahil. Buradan hareketle bu ülkeyi seven,  bu ülkenin insanları olarak, oyumuzu kullanırken aklı selim düşünmeli, iyi nişan almalı, kuklayı değil, o kuklayı oynatanı  vurmamız lazım. Malum etraf, çevre  kukla dolu, soytarı dolu,  bu soytarıların da sesini kısmalıyız, çünkü bu kuklalar, üzerlerine verilen görevi ifa etmek üzere programlanmış soytarılardır.
       Ülkemiz gerçekten çok güçlü, bereketli bir ülke, hem dışarıdan, hem içeriden yapılan, baskı ve zulümlere karşı yıkılmadı ise bunda bu ülkenin güçlü olmasının, vatansever insanların olmasının, Allah dostlarının desteği çok büyüktür. İçeride bir PKK illeti, terörü ve bunun siyasi kolu HDP ile yıllardır uğraşıyoruz, tam bir noktaya getiriyoruz ki, Doğan medyası  ve  onun soytarıları, televizyonları ile, gazeteleri ile, tüm medya organları ile hükümet ve Cumhurbaşkanımızın  üzerine topyekün saldırıyor.      
       Dert?  Bu ülkenin çağ atlama yolunda,  büyük ilerlemesi yolunda nasıl engel olabiliriz, tüm dert bu,  eski Türkiye özlemi, eskiden olduğu gibi ülkeyi yönetebilme, rant kazanabilme özlemleri  ile yanıp tutuşuyorlar,  bunun için de  inanılmaz çaba sarfediyorlar.  Onlar için ülke değil, onlar için  geçmiş dönemde ki prestijleri ve rant kapıları önemli, bu kapılarda yüzlerine Erdoğan döneminde birer birer kapatıldı.
        HDP teşkilatı ve vekillerinden, kanlı terör örgütü PKK için bir kınama geldi mi? Duydunuz mu? Gelmedi, kınama yapılmadı, bunu da ben şahsen beklemiyorum, zaten yazımın başında da HDP PKK’nınsiyasi  kolu demiştim.  HDP’nin tutum ve tavrı, benim için bir sürpriz değil,  PKK ne derse onu yapmak mecburiyetinde o zümre. Konu bazı siyasi partilerin açıktan HDP ile kol kola olmasa da, fikir ve düşünceleri ile HDP’ye destek vermeleri  beni adeta çileden çıkarıyor.
       CHP Çanakkale belediye başkanı,  HDP barajı geçti diye pilav dağıtıyor, seçim gecesi  CHP %25 oy ile büyük bir başarı sağlamış gibi bayram yapıyor, nedeni? HDP’nin barajı geçmesi, bu açık ve net. Erdoğan olmasın da. Daha da ileri gideyim, televizyonda herkes gözleri ile gördü, hava alanında sanki ortak partililer gibi, Şafak Pavey, demirtaş’ı tebrik ediyor., burada da daha başka bir şey aramaya gerek var mı? Bunları görünce, bir de HDP’nin de kanlı terör örgütünün siyasi kolu olduğunu bildiğimiz zaman, hayırdır CHP? Bu CHP ne yapıyor?  Diye aklımdan geçiyor.  Yazıklar olsun diyorum, yazıklar olsun size, sırf Erdoğan kini ve nefreti yüzünden bu kadarı da yapılabilir mi? Hainin başarısı ile övünüp, sevinilir mi?
        Koalisyon özlemi içinde olan MHP, siz koalisyon yaptığınız zaman ülkenin durumu malumdu,  borç hat safhada, prestijimiz yerlerde, diğer ülkelerin karşısında itibarımız sıfır, ülkeyi perişan ettiniz, ama bunlar olurken sanki siz yokmuşsunuz koalisyon da , bizde ülke insanı olarak bir rüyada idik, uyandık, siz değildiniz o koalisyonu kuran, bu ülke işlerini, ülke meselerini biz düzeltiriz, bu kadroya sahipiz. Kalsın bir zahmet, sizin hükümetinizi de gördük, hatta orada duramayıp, koalisyon süreci bitmeden kaçtınız, bugün de Erdoğan yüzünden her şeye hayır diyorsunuz.  Bu mu sizin milliyetciliğiniz? Bu mu sizin vatan sevginiz? Bu sizin istediklerinizi HDP de istiyor, CHP de istiyor. Onlardan ne farkınız kaldı?

      Sözün özü;  bu seçimde aklı selim düşünüp, ülke menfaatlerini öne çıkarıp, bu doğrultuda oy kullanmamız gerekiyor. Nefsimizi eğiterek, Ya Bismillah diyerek, tek başına iktidar çıkarabilmemiz için, ülkemiz için, geleceğimiz ve çocuklarımız için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Gelin oylarımızı bölmeyelim, parçalamayalım.  Bir kez daha koalisyonsuz bir ülke yönetimi için birlik olalım.

Sağlıcakla kalın, dostça kalın, sizin dostluğunuzu hak edenlerle kalın.

20 Ekim 2015 Salı

SEÇMEN TEYZE

Başlık ilginç geldi değil mi? Bence de ilginç fakat CHP mitingine giden teyze buldu bu başlığı bana. Dün memleketime, Çarşamba’ya CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu geldi, malumunuz üzere, konuşmasını dinlemek üzere CHP’ye gönül verenler de meydanda usul usul toplanmaya başladı. Onlar meydanda toplanırken , bende insanları ve çevreyi izliyordum ki bir teyze gözüme takıldı. Bu arada meydandaki kalabalık ne bir Tekkeköy, ne de bir Bafra kadardı. Aslında kalabalık ta değildi de, artık biz mecburen anlatırken başka bir kelime bulamadığımdan, meydanda ki kalabalık diye bahsedeceğiz.
E sas konuma gelmeden önce şunu da ayrıca irdelemek gerekir, CHP diye bir partinin Çarşamba da kalmadığını, partiyi çarşambada temsil edenlerinde benim çocukluğumdan kalan kişilerin olduğunu da ayrıca gördüm, yine aynı yüzler, yine aynı kişiler, tabi böyle bir tablo dürüst konuşmak gerekirse, benim hoşuma giderken, CHP’liler için üzücü, bir o kadar da perişan bir tablo, Haluk KOÇ gibi bir şahsiyetin bile Çarşamba için bir önem arz etmediğini görmek ise, vefasızlık manasında beni derinden üzmüştür, bunu da ayrıca belirtmek isterim.
Çok ilginç başlık diyerek başladım yazıma, şimdi size nedenini anlatayım. Bir teyze; uzun pardüseli, başı kapalı, mutasıb bir teyze. Teyzeyi birilerinin oraya getirdiği gibi bir intiba oluşsa da içimde, kendide gelmiş olabilir. O kadar mütesebbim bir yüzü var ki, o kadar sevimli bir teyze ki, eline de bir bayrak vermişler teyzemizin, teyze o bayrağı bir sallamaya çalışıyor, etrafına gülücükler atıyor, bir şeyler yapmaya çalışıyor ama gülsem mi? ağlasam mı? Bilemedim teyzeye. Fakat şu kadarını söyleyebilirim; Teyzeden hareketle çok bilinçsiz seçmene sahip olduğumuzu anladım. Teyze zaten meydanda can çekişirken, haleti ruhiyesini okuyabilene bunu söylüyor. Nasıl mı?
Güzel teyzem, öncelikle senin o meydanda, o vaziyette, o azınlığın içerisinde ne işin var? Kendin geldiysen niye geldin? Biri getirdiyse niye uydun onlara teyzem? Halleri zaten ortadaydı, inanın tarafsız gözle baksanız, üzülürsünüz. O kadar az insan vardı ki mitingde. Uzaktan ortamı seyreden birisi olarak, Namaz kılarsın, kılmazsın, hacısındır, hocasındır, bilemem bunları.Ancak şunu söyleyebilirim, başını örtüp, dininin emrettiği şekile uyarak giyindiğine göre, “sende din ahlakı üzerine veya din bilgisi üzerine bir şeyler var olduğuna da eminim teyze”, diye söylendim kendi kendime… Yoksa süs olsun diye veya kültürel örf ve adetimize uygundur diye o giyim tarzı ile o miting meydanına gelmemişsindir.
Bana göre teyze zaten takım tutar gibi parti tutuyor. Anne ve babasından, geçmişinden dolayı halk partili, kesinlikle buna eminim. Nedeni de, desteklediği parti ye göre teyzenin, giyim tarzı bakımından yüzde yüz tezata sahip olması. Desteklediği partinin, çağdaş, uygar ve laik cumhuriyet kadını diyerek savunduğu bir giyim tarzı var. Bununla beraber, teyzenin giyimine karşı da inanılmaz bir şekilde mücadele de veriyor bu parti, bunlar aşikar olan şeyler. Daha da ileri gideyim; Velev ki, bu teyze bir de Kuran okuyorsa? Hiç olmadı, çünkü; bayrağını salladığı parti, kuran okuyanları içeri atıyor, bazılarına akıl almaz şekilde zulüm edip, asıyordu. Tabiki o günler çok geride kaldı ama zihniyet aynı.
Örneğin; herkesin izleyip bildiği bir olay; daha dün teyzenin kullandığı başındaki yazmaları, çemberleri televizyon önünde CHPli olduğunu söyleyen kokona tipli kadınlar yırtıp, parçaladı. Yine başı kapalı diye bir bayanı seçim zamanı otobüsten indirdiler. Bunları hep beraber izledik, bu rezaletlere şahit olduk. Bunlardan yüzlercesi daha örnek olarak yazmak istesem yazabilirim buraya.
Şimdi soruyorum; Ah güzel teyzem, sen kimin bayrağını sallıyorsun madem öyle? İşte size açık ve net bir bilinçsiz, nereye oy verdiğini bilmeyen, takım tutar gibi parti tutan, nerede durduğunun bilincinde olmayan, kimin bayrağını salladığından dahi, bi haber seçmen tipi.
Sadece bu teyzem değil, ortaya koyduğum, canlı bir örnekti bu, bunun gibi binler var ülkemizde ve bunlar oy kullanacak Kasım ayında. A partisi veya B partisi demiyorum, ama eğitim diyorum, biraz bilinç diyorum, biraz düşünmek diyorum. Kim nereye oy verirse versin ama bilinçli versin, lütfen bilerek versin.
Desteklediği partiyi de bilerek ve bilinçli bir şekilde desteklesin, ideoloji ve fikrini de yıkıcı değil, yapıcı bir şekilde bilerek savunsun.
Kasım ayında yapılacak seçimin ülkeme, milletime ve memleketime huzur, bereket ve mutluk getirmesini diliyorum.
Sağlıcakla kalın, dostaca kalın, dostluğunuzu hak edenlerle kalın.
http://hakanakkus.com/2015/10/20/secmen-teyze/

19 Ekim 2015 Pazartesi



YAŞAM VE ÖLÜM
Hani yeni yazılmış bir kompozisyon kağıdını öğretmene vermeden önce son kez kontrol ederiz, imla yanlışımız var mı? Anlatım bozukluğu var mı? Ben bunu zaman kendi hayatım üzerinde tatbik ediyorum, işte bunu yapmama sebeb olan işlerden biridir mezarlık ziyaretleri. Ne zaman mezarlığa gitsem, o mezarlıkta yatanlara bakar, bakar, iç konuşmalar yaparım kendimle, onlara bakar, ne telaşlara yaşadınız bu dünyada? Belki ne işler peşinde koştunuz, neler başarmak istediniz, sonra yoruldunuz, didindiniz, kendinizi paraladınız? Bunlar nelerdi? Ben söyleyeyim, paraydı, ihtirastı, şandı, şöhret ti, kişisel ego tatminiydi, belki de delicesine bir aşktı… Sonuç? Ne yaparsanız yapın, ne işle meşgul olursanız olun işte sonuç burası. Son nokta mezarlık,ölüm ve ahret.
Ben bir din uzmanı değilim, dinini esaslı yaşayabilen birisi ise kesinlikle değilim. Din üzerine ahkam kesmemem gerektiğini de, haddimi de bilirim. Bunları idrak etme olgunluğa vakıf bir insanım. Sadece herkes tarafından bilinen, gerçekliği su götüremeyecek kadar ortada olan, benim gibi herkesin de bildiği birkaç hususa dokunup geçmek istedim. Buna da zaten o yaptığım mezarlık ziyaretim sebep oldu.
Bence yaşam ve ölüm, yan yana yürüyen yoldaşlardır. Aslında yaşam ve ölüm ikiz kardeştir. Beraberdirler hep, ölüm yoktur, sadece bu dünyayı bırakıp gitmek vardır, ama yine de soğuktur ölüm. Doğum yaşama açılan bir giriş kapısıdır. Kimse sebepsiz gelmemiştir bu dünyaya, mutlaka bir amacı gerçekleştirmek ve bizim inancımıza göre belirlenen yaşam standartları içinde taviz vermeden yaşamaktır görevimiz. Nihayetinde de zamanı geldiği ve görevimiz bittiğinde de ölmek kaçınılmaz bir sondur.
Yüzlerce mezara uzun uzun baktım, düşüncelerim bir başka frekansa girdibu esnada. Hüzünlenmek, ölümü ve ölenleri tefekkür etmek bir yana, madalyonun bir başka yönü de var dedim kendime; Gideceğimiz esas geleceğe, bu geçici dünya da hazırlıklarımızı tamalayabildik mi? Yani bir başka ifade ile iyi hazırlanıp’ta mı gittik öbür aleme, sınavı verebilekmiyiz? Esas olan işte tam burası aslında, burada iyi yaşamak, hayatın dibine kadar kıvamına varmak, tabi ki önemli, ama esas olan geleceğe vakur, başımız dik olarak gidip, başımız dik olarak orada olmak çok daha önemli, yoksa pişmanlıklarla dolu bir ölüm, en büyük hüsrandır benim için. Bu pişmanlık her iki alem içinde geçerli, şöyle ki; bu alemde oyunun kurallarına göre başarılı olmak, zengin olmak, onurlu olmak benim hakkım ve bunu almak için de bahsettiğim oyun kuralları içinde her şeyi yaparım kendi adıma, burada sadece oyunun kuralları çok ama çok önemli, çünkü kurallara göre hareket etmiş isek öbür dünyamız da güzel olacak.
Bunu basit bir örnekle açıklayayım; Düşünsenize çocuğunuzla birlikte bir oyun parkına gidiyorsunuz, çocuğunuza; “sana bir saat süre, bu süre zarfında şu gördüğün senin için hiçbir şekilde tehlike içermeyen 4 oyuncağa binebilirsin, bununla birlikte, senin için tehlikeli olan şu 2 oyuncağa da kesinlikle gitmeyeceksin.” Bu durumda çocuk sizi dinler ve sizin kurallarınıza uyarsa , bir saat sonunda çocuko 4 oyuncak ile tatmin olmuş bir şekilde, eğlenmiş olur, eğlendikten sonra, siz de, çocuk da eve mutlu bir şekilde dönersiniz. Bir de tam tersini düşünelim, çocuk kurallarınıza uymadı ve o tehlike içeren oyuncak üzerinden bir kaza ya maruz kaldı. Sonuç? Kesinlikle hüsran. Ne orada çocuk eğlenebildi, ne de sonrasında sizin ızdırabınız bitti. Söylemek istediğim, kendi üzerimde hep sınadığım, tam da budur. Bu dünyada bir oyun parkı gibidir, kuralları Kuran ve sünnet ışığında belli; Süresi kaderin bana biçtiği,yıl, gün ve saat kadar; Özgürsün, diyor bana, hür iraden ile ister kurallara uy, istersen uyma. Benim hür irademle aldığım kararlar, hem bu dünyada, hem de ahirette beni mutlu eder veya bedbaht eder. Bunun için kendime diyorum ki, yaşam ve ölüm, sınırları belirlenmiş iki paralel yoldur. Ben yaşam yolunda yürürken, aynı zamanda ölüm yolunda da yürüyorum,manzara gözümün önünde,ortada. Bir ayağım yaşam yolunda gözükse de, diğer ayağımölüm yolundadır benim. Yaşam, kainattaki en muazzam ortamdır, zemindir. Bunu en güzel şekilde değerlendirmek, yaşamı doya doya yaşayarak, tatbik etmek, ve her nefesimizi şükür ederek geçirmek gerekir, sadece ahreti, öbür dünyayı da unutmadan, o günün geleceğini bilip, gözeterek.
Ruh öyle bir şeydir ki; kendi özünü, madde işbirliğindeyken unutur, unutmalıdır ki, yaşam layıkıyla yaşanabilmelidir. Kanunlar böyle işler. Ruh ancak, madde işbirliğinden koptuğunda, yani ölüm anı gerçekleştiğinde, kendinin ne olduğunu anlayabilir ve tekrar doğmak için sonsuz seçenekleri değerlendirir. İşte o zaman bu düşünüş mentalitesiyle çok geç olabilir. Şöyle ki, her doğum, yaşam ve ölüm, bir süreçtir, ve kainatın çok küçük bir sırrıdır, bu ilahi yasadır, idrak edilmesi elzemdir.
Sağlıcakla kalın, dostça kalın, sizin dostluğunuzu hak edenlerle kalın…

Yaşam ve Ölüm üzerine bir esinti...
http://hakanakkus.com/2015/10/19/yasam-ve-olum/

DÜŞME

Bu gün dinlemesini de, okumasını da çok sevdiğim İbrahim Dizlek’e ait Düşme şiirini sizinle paylaşmak istedim. Bu şiiri ne zaman okusam, beni alır götürür, uzun uzun düşünmeme sebeb olur. Şair, dün de ,bugün de, kesinlikle yarın da geçerli, bir konuyu derinlemesine ve yüreğimize dokunurcasına yazmış. İnsanoğlunun kula kul olmaması gerektiğini, eğer kula kul olursa, düşeceği durumu da, bir şair, bir şiir edebiyatı içerisinde ancak bu kadar net anlatılabilir, ancak bu kadar manidar bir şekilde insanın içerisine işleyebilirdi. İbrahim Dizlek’in o kaca yüreğine sağlık, o kalemi tutan eli dert görmesin.
Belki İbrahim Dizlek kim diye aklınıza bir soru gelmiştir, size kısaca İbrahim Dizlek’i tanıtıp, hemen sonrasın da, o yazımıza konu olan manidar şiirini paylaşayım, sağlıkcakla kalın, dostaca kalın, sizin dostluğunuzu hak edenlerle kalın.
İbrahim DİZLEK,
İbrahim Dizlek, 10.04.1973 yılında Kahramanmaraş Küpelikız köyünde doğdu. İlköğretimini küpelikız köyünde, ortaöğretimini Kahramanmaraş Sütçü İmam Lisesinde tamamladı.
Lise yıllarında şiir yazmaya başladı. Şiirleri ve besteleri bir çok sanatçı tarafındanokundu. Sanat’a ve spor’a olan düşkünlüğü lise yıllarında başladı.
Belli bir dönem, futbol hakemliği de yaptı. Aynı zamanda tiyatroya büyük bir ilgisi vardır. Bazı oyunlarda yer aldı. İbrahim Dizlek aynı zamanda, uyuşturucuköpekleri yetiştirme konusunda eğitim aldı ve bu dalda başarılar gösterdi.
Hala bir kamu kuruluşunda memur olarak görev yapmaktadır…
Düşme!
Düşersen, bağımsızlığını ilan eder dostların,
Görüş günlerin yasaklanır, gelenin gidenin olmaz.
Bayram eder düşmanların, düşme!
Düşünce, bütün düşüncelerin değişir hayata dair.
Dostluk, arkadaşlık, aşk… yeniden şekillenir beyninde, düşme!
Hayatın ve dostların vefasızlığını görünce yaralanır duyguların en derinden, düşme!
Düştün mü ilk önce güvendiklerin vurur sırtından.
Kimse bakmaz yüzüne, işe yaramaz adam olursun.
Bir bir uzaklaşır dostların senden.
Tutacak dal bulamaz yorulursun, düşme!
Düştün mü isyan edersin yaşadığın hayata,
Gözyaşlarını dökersin her gece yastığa.
Yılanın ne kadar masum, kurdun suçsuz,
Çakalın çakal olmadığını anlarsın iki yüzlü insanları görünce, düşme!
Düşme,
Düşünce sahili olmayan bir deniz olur koca dünya.
Sığınacak bir liman bulamaz, kaybolursun.
İki yüzlü düzenbazlar hüküm sürerken, sen kederinden kahrolursun.
Düşme! Düştün mü baş ucunda bir tek anan olur, gerisi yalan olur.
“İmdat!” demeye engel olur gururun düşme!
Kalıbı beş para etmez adamın söylediği sözden yaralanır onurun, düşme!
Düşersen maziye dalar gider gözlerin, yazılmamış hikayeni okursun.
Düğümlenir boğazında kelimeler, kederinden kahrolursun düşme!
Haddini de hesabını da bileceksin bugünlerde;
Yoksa farkın kalmaz bu yolda gelip gidenlerle.
Seni üzenleri hayatından sileceksin gerekirse, düşme!
En iyisi mi bir kurşun hayatın orta yerine, barut izleri kalsın ellerinde;
Ama sakın, düşme!

17 Ekim 2015 Cumartesi

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ

Belki de kimilerine göre geçmiş zamandan bahsedecek yaşlarda değilim, bununla birlikte, bir nebze geçmişden bahsedebilme hakkını görebiliyorum kendimde.”Geçmiş zaman olu ki” bir anlamda geçmişi anmada kullanılan bir deyimdir, hani derler ya “nerede o eski ramazanlar” işte orda içimizde bir şeyler cız eder, öyle ki; geçmişe dair anılar gelir aklımıza, yeniden yaşamak ister geriye dönmek isteriz.
Ben nostalji’yi oldum olasılı sevmişimdir. Eski müzikler, eski eserler, tarihi dokunuşun olduğu her şey ilgimi çekmiştir hep. Eski bir eve bakar, bu evin içinde kim yaşadı? İçerisinde neler neler yaşandı acaba? diye kendi kendime sormuşumdur. Yüzyıllık bir çınar ağacına bakar iç geçiririm, acaba bu koca ağaç, bir fide iken, ileriyi, yani bu günleri düşünüp te bugünkü insanlığa bu kıymetli iyiliği kim yaptı? Yüzyıllar içerisinde, acaba kimler gölgelendi altında? diye düşünürüm.
Büyüklerimle oturup, sıcak çayımı yumdumlarken, fırsatı hiç kaçırmaz! geçmişten bahsetmelerini isterim. Geçmiş yıllardan sohbet etmeyi sever, haz duyar, anltılan olayı, o geçmiş yıllarda, sanki onlarla birlikteymiş gibi yaşarım. Mesela; bayram günleri. Eskiden bayramlar bugünlere göre çok daha güzel, çok daha dolu, çok daha maneviyat ve sıcaklık içerirmiş.
Şimdi anlıyorum ki; bizler çok memnuniyetsiz, tatminsiz insanlar olmuşuz. Eskiden bir radyodan aldığımız hazzı, yüzlerce kanalı olan bir televizyondan alamıyoruz. Babam hep anlatır, evimize buzdolabı aldığında, o buzdolabı bir gün boyunca salonun ortasında durmuş, düşünebiliyormusunuz? Bu anlatılamaz, ancak yaşanılabilir. Bugün insanlar kendisi ve eşinin dışında çocuğuna özel araba alıyor, ben eminim, babama, o gün buzdolabı alabilmenin verdiği mutluluğu, o çocuk o özel arabasında hissedemez.
Biz bayramlara giderdik, özel, temiz kıyafetlerimizi giyer annem bizi, mutlaka fotoğraf çektirmeye götürürdü, fotoğrafçı da sıramızı beklerken, bir başka heyecan yaşardık. Doğum günüm için eve fotoğrafcı gelir, fotoğraf çekinirdik, sonra da, günlerce o fotoğrafın çıkmasını beklerdik merakla. Yurt dışını aramak için babam PTT’de bir tanıdık bulur, onun torpili ile görüşme sağlardık, telefonun başında saatlerce beklememiz mi? Sormayın gitsin.
Neler değişmedi ki? Bu anlattığım zamanlarda insanlık ise, dostluk ise, tam tersine sıcacıktı. Arkadaşlar kötü gün kapıyı çaldığı zaman, kapıyı birlikte açarlardı, şimdiki gibi tek başınıza kalmazdınız. Komşuluk ilişkileri bambaşkaydı, herkez birbirini arar sorardı. Bugün mü? Acaba kapı komşunuzun kim olduğunu biliyormusunuz? Selamı sabahı zaten unuttuk, herkes ayrı bir dünyada yaşıyor artık.
İşte böyle; Geçmiş zaman olur ki…
Sevgiyle ve sizin sevginizi hak edenler ile kalın…

15 Ekim 2015 Perşembe

GECELER

                                                   
Gecelerin her zaman ayrı bir sırrı, ayrı bir giz’i olmuştur benim hayatımın içinde. Gece olduğunda düşünce ufkum daha bir dinginleşir, daha bir olgunlaşır sanki. Gece daha bir dürüst olurum kendime. İçimde yaralı kalanlar, ölüp gidenler gelir aklıma ve birden kendimi toplar, geleceği düşünür, geleceği hayal ederim, üstelik tüm güzelliği ile. Başımı gökyüzüne kaldırıp, o yıldızlara, sonsuz ve dipsiz karanlığa baktığımda bulunduğum yerden farklı dünyalara uçup giderim sanki. Bazen enerji dolar, bazen gecenin yarattığı o karanlığın içine saklanır, kendimi tenha da sanarım ve usulca gözyaşımı dökerim içime, farklı düşünceler üzerinden.
Gün içerisinde işimizin gereği koşuşturmalar, insanlar, dost ve arkadaş sohbetleri, kendinizi dinleme zamanınız pek olmaz, fakat gece öyle mi? Gece sen ve sen baş başa kalır, kendinle sohbet eder, yeri geldiğinde de kendinle hesaplaşırsın. O gece vakitlerinde kimse sana dokunamaz, düşünce ve isteklerine dur diyemez, hayallerin, fikirlerin, aklından geçirdiğin her şey ama her şey sana aittir, tüm saflığı ile. Hani bir kitap alır okursun ve o kitap seni farklı bir dünya ya taşır, buralardan alır götürür ya, işte gece vakti, gece sessizliği de aynı böyledir. Gece meydana getirdiğin sana ait o dünyanın, lideri de, diktatörü de, kralı da sensindir, çünkü o sessizlik anı, gecenin mahremiyeti yalnızca sana aittir.
Bu yüzden çoğu insanın aksine ben geceleri severim. Öyle gecelere ait hurafe ve batıl inanışlara da meyil vermem, inanmam. Çünkü o vakitler sizindir ve yalnızsınızdır. Hatta; size de tavsiyemdir, bu gece vakitlerinde kendinize özel zaman ayırın, bir kere tadına vardınız mı! Gece saatlerini iple çekersiniz, belki de sabah olmasın dersiniz.
En güzel şiiri, en güzel yazıyı gece yazarsın, Rabbine yönelip en güzel, en samimi dualarını gece yaparsın, çünkü sadece rabbinle sen baş başa vermişsindir. Gözyaşlarını saklamadan dökersin yalvarırken, isterken. Bazı insanlar gece olduğu zaman melankoli olur, hatta “ melankoli, kış gecesinin çıkardığı seslerdir” derler, ben ise aksine daha bir istekli olurum, yazılarım sanki ışıtır geceyi. Adeta, kendimle yarışırım yazı yazarken, bir başka verimli, bereketli saatlerdir o saatler benim için. Gece yatıp uyuduğum zaman neredeyse vakit kaybı gibi gelir bana, hiç yatmak gelmez içimden. Geceler benim tüm sırlarımı, düşüncelerimi, hayallerimi bilirler, çünkü kendi içimde en dürüst birlikteliğimi kurduğum vakitlerdir, gece vakitleri.

Geceler...
http://hakanakkus.com/2015/10/15/geceler/

14 Ekim 2015 Çarşamba

SEVGİ
“Sevgi, doğanın ikinci güneşidir” demişti Chapman. Gerçekten sevgi, gerçek kaynağından, korkusuzca ve dürüstce çıkmış ise önce en yakınızdan paylaşılmaya başlar, sonra yayılır.
Bugün sevgi üzerine yazmak istedim, neden derseniz? Ülkemizde son günlerde üst üste kötü şeyler olmakta, bununla birlikte, yaşadığımız bu felaketler içinde bile, bir türlü ülke için siyasiler ve kanaat önderleri birleşme gerçekleştirememiştir. Bu siyasi liderler ve siyasiler, bu gün bir araya gelmeyecekte ne zaman bir araya gelecekler? bu ne kindarlık, bu ne sevgisizlik? İşte bunların üstüne Türkiye- İzlanda maçını 1-0 kazanmamız ile oluşan sevgi bağını görünce yazmak ihtiyacı hasıl oldu bende.
Sizinde bildiğiniz gibi, ülkemizde en önemli konu maddeleri, terör ve siyaset. Herkes bu konulara kilitlenmiş vaziyette ve bu konular üzerinden birbirini kırmakta ve incitmekte, oysa ki; siyasiler olsun, olaylar olsun, hatta bu dünya dahi gelip geçici, işte bu nokta sevgi dilini konuşarak bütünleşdiğimizde ne terör bize dayanabilir, ne kin, ne de öfke. “Sevgi öyle bir dildir ki, körde okuyabilir, sağır da duyabilir” dememişlermi? Kin, cimrilik ve nefret ise kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir. Beraberinde bu saydıklarım sadece yalnızlık ve felaket getirir ,oysa sevgi öyle mi? Sevgi ve bilgi’nin bir özelliği vardır ki, paha biçilemez. Evet ne kadar verirseniz verin, hep sizde kalacaktır. Mal, mülk gibi değildir, verdikçe azalmaz. Ne güzel değil mi? Bir kişiyi sevmek demek, yargılamamak, tenkit etmemek, kınamamaktır.Bu güzel haslet,aynı zamanda Allahın ve Resulünün’de sevdiği haslettir. Peygamberimizin bir hadisi vardır “Kim dünyada bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah’ta o kimsenin dünya ve ahirette ayıplarını örter.” Buradan hareketle, sevgisiz zeka, bizi küstah yaptığı gibi, Sevgisiz siyaset de, bizi bencil yapar.
Aslında biliyormusunuz; sevgisiz hayat, anlamsızdır, boştur. Sevgiyi ruhunun derinliklerine hapsedip yaşayanlara… vah size diyorum. Gelip geçici bir dünyada birbirimizi kınıyor, hor görüyor ve üzüyoruz, değer mi? İster siyasi lider olsun, ister ülke lideri, ister sivil bir vatandaş, sevmeyen insan zalim bir zorbadır. Önce kendine, sonra etrafına acımasız ve gaddar bir yaratık olur çıkar. Bu nokta da içinde zerre kadar insanlık sevgisi olan, yüreği merhamet dolu insanlar şunu demeli; “Hayırlısi ise, Allah nasip ederse bütün iyi niyet ve çabalarımı memleketime, ülkeme harcamak istiyorum,” bunu demeli. Sevgisizlikten, sevgi dilini konuşmamaktan,öyle bir duruma geldik ki, diplomamız bol ama sağduyusu az insanlar olduk, teknoloji ile, bilim ile belki havayı temizledik ama ruhlarımızı kirlettik, atomu parçaladık, ancak önyargılarımızı bir türlü yıkamadık. Hep suçlu aradık, elimizde yaftalar, yapıştırmak için adeta insan arar olduk, yeri geldi haddimizi aşıp, o kadar ileri gittik ki; kaderi suçlar olduk. Aslında kader adildir, zulmetmez, biz kendimize,nefsimize zulmettik. Hata ve kusurlarımıza, kılıf aradık ve devamlı kadere veya birilerine suç attık. Bizim sadece bugünlerde değil, her zaman ihtiyacımız olan bir tek şey var, O da sevgidir.

http://hakanakkus.com/category/yazilar/

7 Şubat 2015 Cumartesi

Samsun’un Çarşamba ilçesinde güneşli ve güzel bir yaz günüydü. Akkuş ailesinde ise ilk çocuğunu kucağına almanın sevinci vardı. Hakan dünyaya gelmesiyle beraber daha o günden beri herkesi etrafında toplamayı başarmış, lider ve yönetici ruhunu her fırsatta çevresine hissettirmiştir.
Çocukluğu hareketli ve aktif geçen Hakan, yaramazlığının yanında mahallenin ve çevresinin sevilen, paylaşılamayan vazgeçilmez bir ferdi olmuştur her zaman. Organizasyon becerisi ve takım çalışmalarındaki başarılarından dolayı, arkadaşları her faaliyette Hakanı yanında görmek isterlerdi. Bu özelliği hayatının her döneminde etkili olmuştur.
İlk ve orta öğrenimini Samsunda tamamlayan Hakan, başarılarla dolu bir tahsil hayatı geçirmiştir. Lisans eğitimini ise Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme bölümünde tamamlamıştır. Hakan eğitimini aldığı yıllarda, uzun yıllardır  ticaret ile uğraşan babasından etkilenerek, kendisi de ticaret hayatına merak sarmış ve ticaret hayatı içerisinde ciddi bilgi birikimleri edinmiştir. Eğitimi esnasında edindiği bilgileri lider ve yönetici ruhuyla bütünleştirerek, aile şirketinin konumunu yükseklere taşımak için babasıyla beraber çaba sarf etmiştir.
Gözü kara ve atılgan bir birey olarak tanınan Hakan, lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Coca-Cola firmasında işe başlamış, burada ciddi başarılar elde etmiş ve pazarlama direktörlüğü görevine atanmıştır. Coca-Cola firmasında yedi yıl çalıştıktan sonra radikal bir karar alarak eğitimini daha üst seviyeye taşımak için Amerika’ya gitmiştir. Annapolis-Maryland’ da AACC üniversitesinde dört yıl ekonomi okumuştur. Eğitimi esnasında birçok akademik araştırmalar ve yayınlar yapmıştır.
Ticaret ve çalışma hayatı içerisinde yoğrulan Hakan, Amerika da bulunduğu bu dönemde de iş hayatından uzak kalamamış, eğitiminin yanında yoğun bir iş temposu içerisine girmiştir. Organizasyon ve takım çalışmasına çok değer veren Hakan, Amerika’nın hazır gıda sektörünün önde gelen isimlerinin mağazalar zincirlerinde organizasyonel beceri ve yeteneklerini geliştirmiş, çeşitli kademelerde yöneticilikler ve pazarlama direktörlüğü yapmıştır. Çalıştığı şirketlerde birçok başarılara imza atmış ve ödüller almıştır.
Amerika’da geçirdiği dört yılın sonunda, edindiği bilgi birikimini ve tecrübelerini kullanmak ve çevresine aktarmak için 2005 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yapmıştır. Askerlik görevini tamamladıktan sonra 2008 yılında Samsun Büyükşehir Belediyesinde göreve başlamıştır. Burada Sosyal İşler Koordinatörlüğü ve AR-GE Proje Uzmanı olarak çalışmıştır. Dört yıllık başarılarla dolu çalışma süresinden sonra halen  görevini yürütmekte olduğu Arı Pazarlama A.Ş’ de İstikbal Bölge Lojistik Müdürü olarak çalışmaktadır.
Tüm bunların yanında hayvanseverliği ile tanınan Hakan, kimsesiz hayvanlara da sahip çıkmayı Hakk’a bir borç bilmiş ve Hayvan Barınakları kurulması faaliyetlerinde önemli görevler almıştır. Bu sayede yüzlerce sahipsiz hayvanın bakımına vesile olmaya devam etmektedir.
Tüm bu çalışma hayatına ve sosyal sorumluluk projelerine aktif olarak devam eden Hakan evli ve bir çocuk babasıdır...

10 Nisan 2014 Perşembe

Amin Amin Sonsuz Kere Amin...

Amin Amin Sonsuz kere Amin...
Zafer, secdesiyle gelir! Rabbim, su da senin toprak da! Sen seni söyleyen bu adama atılacak çamuru onların acizliğine gark et!

Sen kalbine ve alnına kefil olduğumuz bu adamı ihanetin kurağından rahmetinin bereketiyle arındır!
Sen onun sırtındaki ok yarasını aramızda paylaştır, onu çilesine de müjdesine de sadık Ebubekir yüzlü dostlarla karşılaştır. Onu uğradığı iftiraların yalnızı değil, göreceği zaferin kalabalığı kıl!

"Bunlar" bir mazlumun hırkasını köpek dişlerinin arasında kanatmak istediler! "Bunlar" bir yetimin kursağına ekmek müjdesi olan bu adamı taşlamak istediler! "Bunlar" bir öksüzün omzunda anne ninnisi olan bu adamı devirmek istediler! "Bunlar" Esma'sına ağlayan bir babanın gözyaşını vurmak istediler! "Bunlar" senin adını söylerken gürleyen bir ırmağı kurutmak istediler! "Bunlar"senden gelecek olanın sakini zalimden gelecek olanın yiğidi bu adamın cesaretini kırmak istediler! " Bunlar" vicdanın acemisi, zalimliğin ustası , fitne hamalı "bunlar" !!! Suçu sadece sana ettiği secde olan bu adamın kıyamını susturmak istediler!

"O" senin yarattığın sabra vicdana ihanet etmedi bekledi! Şahidiz. "O" hasta yatağında ona dua edenlere amin demeyi ertelemedi, ne alında ter kuruttu ne de vefayı unuttu! Şahidiz. "O" Sadece affına sığındığımız senden korkarak, ve öfkesi putu olmuşlara bir İbrahim ahı dağıtarak yürüyen adam! Şahidiz.

Rabbim! Vicdanlarımıza ayet ayet indirdiğin Fetih Suresini okut! Yalnızlığı gür adamların kalabalığı olmak için sesimiz alnımızdan önce gitsin secdeye. Bizi Karıncayı bile incitmeyen sözlerin sarrafı bu adama duacı kıl!
Bize Kendimiz için istediğimiz rahmet rüzgarını başkalarının dallarına da değsin diye çaresizliğe üfleyen gam ortakları olduğumuzu hatırlat! Bize bütün bu vicdan eşkiyalarından, leheb sağanığından, kardeş kanından azad edecek bahar hicretini yaşat!

Rabbim.. Şu zor günlerin vahasına bir zafer yağmuru yağdıracak olan sen.. Bu adamı, bu hakikat erini, yetimin baba kucağını, öksüzün ninnisini, zalimin korktuğunu, mazlumun sevdiğini zafersiz bırakma!
Ona öyle bir zafer yaşat ki uğradığı iftiranın acısını bozguna uğrayanların yüzlerini görünce unutsun! Amin..

4 Ekim 2013 Cuma

4 Ekim Hayvanları Koruma Günü

Hayvanları sevenler, insanları daha içten severler. Hayvan dostları mutlu olmayı sevgide ararlar. Hayvanları koruyalım. Hayvanlara eziyet etmeyelim. Hayvanları sevelim. Onlara yardımcı olalım. Hayvanları Koruma Günü'nde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım...http://hakantrump.com/detay.asp?id=33

9 Mart 2012 Cuma

Yaşayarak Öğrenmek


Napolyon bir gün tek başına düşman askerlerden kaçerken, küçük bir dükkana girer. Dükkan sahibi, Napolyon’u saklar ve onu kovalayan düşman askerlere de şu tarafa kaçtı diye yanlış yol gösterir. Nihayet bir süre sonra, Napolyon’un askerleri de olay yerinde bitiverir. Dükkan sahibi, ömründe bir daha karşılaşmayacağını düşündüğü Napolyon’a merak ile şöyle bir soru yöneltir;
-“Efendim, af buyurun ama ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu ki?”
Napolyon birden öfkelenir; ve
-“Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçerek konuşuyorsun? Bu ne cüret! Askerler, bağlayın bu densizin gözünü ve hemen kurşuna dizin” diye talimat verir.
Dükkan sahibi gözü bağlı tir tir titremektedir. Büyük bir korku içerisinde, yaptığına pişman olur. “Tutamadım çenemi, ben ne yaptım, durup dururken ölüp gideceğim” der.
Kısa bir süre sonra; arkasından bir el uzanır ve gözündeki bağı açmaktadır. Adam bir döner ki arkasına; uzanan el Napolyon’un elidir. Şöyle der Napolyon;
“İşte Böyle Bir Duygu! Yaşayarak Öğrenmek, Bedeli En Yüksek Öğrenme Biçimidir.”
Yaşayarak öğrenmek, hayatın içerisinde edindiğimiz deneyimlere sahip olabilmektir. Deneyim sahibi olmak, yıllanmak veya çok yaşamak değildir. Yaşadıklarımızdan bir şeyler öğrenebilmektir. Sahip olduğumuz deneyimlerden aldığımız farkındalık ve algılama ile deneyim kazanabilmektir. Öğrenmeye olan merakımızın her geçen gün artıyor olması, bizi ilim sahibi insan yapar. Yaşayarak öğrenmek, ilim marifetimizin çoğalması ile alakalı bir süreçtir.
Yaşamın her alanındaki, deneyimlerimiz aracılığı ile öğrendiklerimiz, bizi güçlendirir. Örneğin, evlilik öncesi aile hayatı çok önemli deneyim zenginlikleri ile doludur. İnsanoğlu, aile kurmadan önce kendi ailesinde algıladıkları veya edindiği tecrübeler ile birtakım farkındalıklara sahip olur. Bunlar, evlilik hayatında çok işe yarayacak deneyimlerdir. Ancak çoğumuz, başlangıçta bu ince nüansları ve detayları fark edemeyiz. Evlilik öncesindeki aile hayatımız, olumlu veya olumsuz birçok yaşanmışlıklar ile dolu olabilir. Çocukluğumuzda, ebeveynlerimizin bize olan tavır ve davranışları birçok mesaj içerir. Anne babalarımızın birbirine olan davranışları, eşler arasındaki ilişki ve iletişim için gördüğümüz en temel örneklerdir. Ebeveynlerimizin, kendi ebeveynleri ile olan ilişkilerinin her biri, bizim için başlı başına kaynak içerir. Aile içerisinde edindiğimiz herhangi bir davranışı, farkında olmadan eşimize uygularken bulabiliriz kendimizi. Çocukluğumuzda, ebeveynimizden gördüklerimizi, farkında olmadan, kendi çocuğumuza uygularız. Bakışı ile hayır diyen bir baba ile büyüdüysek, bir de bakarız ki bizde kendi çocuğumuza bakışımız ile hayır diyebiliyoruz. Yaşlılara ve çocuklara öncelik tanınan bir ortamda büyüdüysek, kendimiz de farkında olmadan aynı davranışa sahip olmuşuzdur. Bir süre sonra, kendi çocuğumuzun da aynı davranışa sahip olduğunu fark ederiz.
Her birimiz, büyüklerimizden edindiğimiz olumlu veya olumsuz her bir şeyi hayata yansıtabilmekteyiz. Büyüklerimizi modeller, aile içinde yaşayarak öğrendiklerimiz ile yol haritalarımızı belirleriz. Ancak önemli olan, hem aile hayatımızda hem de kendimizde olumsuz olan özellikleri yakalayabilmektir. Onlar üzerinde bir emek sarf edebiliyor olmaktır. Sadece kendi yanılgılarımızdan değil, başkalarının yanılgılarından da dersler çıkarabilmektir. Sadece kendi hatalarımızdan değil, çevremizdeki diğer insanların hatalarından da öğretiler elde edebilmektir.

Daha doyumlu bir yaşam stiline sahip olabilmek ise hedefimiz, bedeli en yüksek öğrenme biçimi olan yaşayarak öğrenmeyi ilke edinebilmektir.


Şeyda Küçükel

27 Şubat 2012 Pazartesi

Alman Çoban Köpeği


KARAKTERİ:
Genellikle iş köpekleri olarak kullanılan Alman Çoban Köpekleri, dikkatli, her an tetikte, korkusuz ve heveslidir. Cesur, neşeli, itaatkâr ve öğrenmeye isteklidir. Büyük sadakat ve cesaretleriyle tanınırlar. Sakin bir dost gibidir asla düşmanca davranmaz. Ciddi ve neredeyse bir insan zekasına sahiptirler. Büyük bir öğrenme yetenekleri vardır. Alman Çoban Köpekleri, aileleriyle birlikte olmayı severler ve yabancılara karşı da çok ihtiyatlıdırlar. Bu köpek, ait olduğu insanlarla birlikte olmak ister, çok uzun süre yalnız bırakılmamalıdır. Yalnızca gerekli olduğunda havlarlar. Alman Çoban Köpekleri çok güçlü bir koruma içgüdüsüne sahip olduklarından, yetişkin olduklarında aşırı korumacılıklarının önlenmesi için geniş bir şekilde sosyalleştirilmelidir. Agresif ve insanlara saldırma gibi davranışlar, çoğunlukla kötü yetiştirme, eğitim ve ilgisizliğe bağlıdır. İyi yetiştirilmiş, iyi yönlendirilmiş ve eğitilmiş bir köpek, diğer ev hayvanlarıyla ve ailedeki çocuklarla iyi geçinir. Genç yaşlarda sıkı bir itaat eğitimi almalıdırlar. Alman Çoban Köpeğinizi saygın bir yetiştiriciden satın almanız da oldukça önemlidir. Bazıları çekingen, ürkek ve korkudan ısırmaya yatkın olabilir. Bir yavrunun neslini dikkatlice araştırın. Başarılı ev hayvanları olmaları için bu köpekler, genç yaşta ciddi ve sevgi dolu bir eğitimden geçirilerek sosyalleştirilebilir. Zorlayıcı veya sertlikle verilen eğitimler bu köpeklerde pek başarılı olmaz. Alman Çoban Köpeğinin gerçekten mutlu olması için, hayatta bir görevi olmalıdır. Bu köpek çok zeki olduğundan ve çok çabuk öğrendiğinden, çoban köpeği, bekçi köpeği, polis köpeği olarak ve körlere rehberlik etmekte, araştırma ve kurtarma hizmetlerinde ve de askeri alanlarda kullanılır. Alman Çoban Köpeği, schutzund, izleme, itaat, çeviklik flyball ve ring sporları gibi pek çok köpek etkinliğinde de başarılıdır. Hassas burnu, uyuşturucuların ve davetsiz misafirlerin kokusunu alır ve madenlerde patlama riskine karşı önceden uyarıda bulunabilir veya yerin 4.5 m altındaki borularda oluşan gaz sızıntılarını haber verebilir. Alman Çoban Köpeği, ayrıca popüler bir gösteri ve aile arkadaşıdır.

TARİHÇESİ:
Stephanitz ırkın gelişimini sağlamak için üretim programını "Horand" ve erkek kardeşi "Luchs" ile başlattı.Bu köpekler "Mores Plieningen" ile çiftleştiler."Mores Plieningen"ırkın gelişiminde oldukça pay sahibidir günümüzdeki her Alman Çobanında bu köpeğin kanı olduğu söylenebilir, büyük erkek kardeşinin ise Stuttgart hayvanat bahçesindeki bir kurt olduğu bilinmektedir. Horand'ın meshur oğullarından "Hektor von Schwaben" ikinci sieger olarak tarihe geçti ve ırkın  gelişmesinde önemli bir rol oynadı.Bu köpek kardeşi ile çiftleşerek "Boewulf", "Heinz Von Starkenberg" ve "Pilot3" dünyaya geldi.Fakat akraba arasındaki bu çiftleşmeler bir süre sonra istenmeyen ve orijinalden uzaklaşan yavrular meydana getirmeye başladı.Stephanitz bunu önlemek için akraba olmayan çoban köpekleri "Audifax von Grafrath" ve "Adolo von Graftrath" çiftleşme programına alındı.Stephanitz için bir diğer problem ise ırkın mizacındaki değişiklik ile diş bozuklukları idi ve hemen önlenmesi gerekiyordu.
1925 yılında Stephanitz "Klodo von Boxberg" i Sieger seçti.Klodo diğer köpeklerden derin ve geniş gövdesi,kısa beli,kendine has yürüyüşü ile ayırt edilebiliyordu.Klodo baskın bir erkek olarak yeni Alman Çoban Köpeği'nin habercisi oldu.Klodo daha sonraA.Gilbert (Mareldene Kennels - Hamden Connecticut) tarafından Amerika ya götürüldü ve oğulları ve kızları ile bugünkü kuzey amerika ırkının oluşmasında oldukça pay sahibi oldu.
Stephanitz bu arada Alman Çoban Köpeğinin özeliklerini geliştirmek amacı ile polis kuvvetleri ile işbirliğine girerek iztakip,itaat ve koruma eğitiminii uygulamaya başladı.Bu uygulama bugün "Schutzhund" (Koruma Köpeği) olarak bildiğimiz ve Alman Çoban Köpeği'nin secere alması için gerekli olan test idi ve bu testlerdeki üstün başarısı sonucu Alman Çoban Köpeği kısa sürede polis kuvvetleri ve diğer birimler tarafından beğeni topladı ve sıkça kullanılmaya başlandı.
Daha sonra  bu teste  12 mil dayanıklılık"(AD)"-"B" testi(Jürinin Schutzhund eğitimine köpeği kabul etmeden önce uyguladağı test) kalça çıkığı ve değerlendirmesini içeren "a"(HD Befund Zuerkant) raporu ve köpeğin yetiştirilmesine, soyunun devamına not veren KKL-1(Koerklass)(Üretim  İçin Önerilen) ve KKL-2 (Üretime   Uygun)dereceleri  eklendi ve Schutzhund 3 derecesini alan köpek V-A (Mükemmel Seçim)derecesi ile ödüllendirildi.
Bu arada ırkın başarısını gören ve kendi ülke ırklarını dünya ya tanıtmaya çalışanlar Alman Çoban Köpeği için medya yoluyla bir karalama kampanyası başlattılar ve bu köpeğin kullanılmasını önlemeye çalıştılar.Bu köpek gerçekten güvenilir bekçi,iyi bir çoban köpeği mi ? yoksa çiftlik hayvanlarımızı yiyen ve çocuklarımızı her fırsat bulduğunda ısıran bir canavar mı? gibi sorular ve  asılsız haberler ile kamuoyunu uzun süre meşgul ettiler. Hatta bu kampanya ırkın gelişmesini kısa süre etkiledi bile.Ancak Alman Çoban Köpeği bu haksız karalama kampanyasına gereken cevabı vererek popülaritesini yeniden kazanmasını bildi.İngilizler'de köpeğin kendi sınırları içerisinden Alsatian adlı yöreden dünyaya yayıldığını belirterek köpeğe sahip çıktılar ve köpeği Alsatian olarak çağırmaya başladılar.
Alman Çoban Köpeği'nin diğer ülkeler tarafından benimsenmesi ve kullanılması 1.Dünya Savaşı ile başlar.Almanya bu savaşta Alman Çoban Köpeklerini geniş bir biçimde savaş köpeği, telefon hattı çekme,cephanelik ve esir kamplarını koruma,kızılhaç köpeği,iz takip köpeği mesaj köpeği olarak kullandı
1899 yılında Max Von Stephanitz Karlsruhe kentindeki bir şovda  orta boyda gri-sarı renkte bir köpek dikkatini çekti.Bu köpek uysal.güçlü,dayanıklı bir görünüme sahipti.Bu köpek "Hektor Linksrhein" idi.Stephanitz bu köpeği satın alarak adını "Horand Von Grafrath" olarak değiştirdi.Birkaç hafta sonra 22 Nisan 1899 yılında Stephanitz , Arthur Meyer ve dokuz arkadaşı ile birlikte bugün de dünya'nın en köklü ve en kapsamlı köpek kulubü olan aynı zamanda Alman Çoban Köpekleri'nin seceresini tutan "Verein Für Deutsche Schaferhunde" (SV) kurdu ve "Horand von Grafrath" SZ1 secere numarası ile kaydedilerek ilk Alman Çoban Köpeği ünvanını aldı.Stephanitz ölüm yılı olan  1936 yılına kadar bu kurumun 37 yıl başkanlığını üstlendi.

Rin-Tin-Tin 24 ayrı filmde başrol oynayarak ırkın tanınmasında   oldukça önemli bir pay sahibi oldu.Rin-Tin-Tin 8 Ağustos 1932 yılında 14 yaşındayken öldü.Bu gün de Rin-Tin-Tin'i Red Kit'in dostu Düldül'ün belalısı olarak izlemekteyiz.   Rin-Tin-Tin  kariyerinin doruğunda iken haftada 20.000 adet mektup aldığınıda burada belirtelim.
Savaş sonrası ise Almanya'da yeni kanlar  adını duyurmaya başladı.Bu köpekler   ileride büyük rol oynayacak "Axel Von der Deininghauserhide - Rolf von Osnabruecker land ve Hein v.Richterback idi.
Daha sonraki yıllarda ise "Quanto Wienerau" Canto Wienerau" " Mutz vd Pelztierfarm" ve "Marko v Celler Land" adlı köpekleri görmekteyiz.Quanto kendinden sonra gelecek olan ırklara orta boy,düşük yapı,güçlü kemik ve baş ve ön bacaklar,gibi özellikler aşıladı "Lasso di val Sole" ve "Dick Adeloga"  kendisinin oldukça meşhur oğullarıdır.Quanto serisi ileride "Uran v Wildsteiger Land" ile devam etmiştir.Canto yalnızca dört yıl yaşamasına rağmen Almanya'da büyük yankılar uyandırdı.Yapısı ,enerjisi,show köpeği olarak güzelliği  ile diğer ülkelerin ısrarla sahip olmak istediği bir köpek oarak adından çokça bahsettirdi..Meşhur oğullarından "Canto Arminius" ise çok önemli bir yere sahiptir..
18.Yüzyılın ortasında bu ırkın tarihsel anlatımını bitiriyoruz.Alman Çoban Köpeği 1899 yılındanbu  günümüze kadar değerini yitirmeden insanların beğenisini kazanmaya ve ihtiyaç duyduğumuz alanlarda  bize yardımcı olmaya devam etmektedir.

OLMAK YADA OLMAMAK

      İnsan bir şey olmalı veya bir başka deyişle olmak istediği şeyin içinde kaybolmalı,en ufak bir sinek üzerinde çalışıyorsa bile sinek olmalı adeta veya başlamamalı,hani bir laf vardır ya  en kötü karar,karasızlılıktan çok daha iyidir,insan kararsız olmamalı,bir kere karar verdimmi o yolda gemileri yakmalı ve gereğini yapmalı,başarmak veya başaramamak ayrı bir konu,olur veya olmaz,insan üzerine düşeni yapmalı ve tevekkül edip gerisini allaha bırakmalı,biz üzerimize düşeni yapacağız,çünkü yaratan biz değiliz,yaratıcı tekdir ve o karar verir.
      Bazı insanlar işe başlamadan mazaret üretmeye başlıyor veya işe başlayıp olmayacak diye işi yarım bırakıyorlar,belkide işin sonuçlanmasına bir adım daha kaldı ve o adımı atmadığı için başarısızlıkla sonuçlanıyor,işin daha kötü tarafı,bu başarısızlık genelleştiriliyor ve diğer insanlarında denemesine mani oluyorlar.
      Yaratan bile duada ısrarı seviyor ve istiyor,insan istiyorsa azmetmeli ve ısrar etmeli.

20 Şubat 2012 Pazartesi

O olmak mı? Onun gibi olmak mı?

       Bir gençlik hevesinden veya bir hevavü heves den bahsetmiyorum.İnsanın mutlaka bir ideali vardır olmak istediği veya ulaşmak istediği birisi illaki verdır,ama insanların çoğu bunu söylemekten çekinir veyahut da sırrı bozulur diye kimseye söylemez ama içinde bir idolu,bir hero su bir kahramanı vardır.Burada karışan onun yerinde olmak istemek mi,yoksa bulunduğunuz yerde onun kişiliğine veya  bir başka deyişle onun davranışlarına sahip olmak mı?İşte bence önemli olan nokta bu.
       Onun yerinde olmak isterdim.Bunu çokca duyarız ama bu kelime bana göre fazla düşünülmeden direkt söylenen bir kelime ki yarın daha iyisini görse veya haleti ruhiyesine göre başka birisi içinde onun yerinde olsam denecektir,diyecektir,burada düşünülmesi gereken onun yeri her açıdan iyi mi acaba veya onun yerinde olmak senin için hayırlı mı acaba.Buralar,bu noktalar önemli üzerinde düşünün
       Onun gibi olmak,kişi bazı emarelerinin, kahramanı veya idolündeki gibi olmasını isteyebilir,işte bu noktada kuantum,psikoloji,tecrübe devreye girer olur mu?ben bilemem sizin ne kadar istediğinize bağlı onun gibi olabilmek,yıllardır araştırılan ve tartışılan bir konu da yine bu nokta da devreye girer kişilik kopyalanabilir mi?Sizce?

17 Şubat 2012 Cuma

Vicdanı Sızlatan Mektup

Sahibim , o benim , Bonnie, bu mektubu yazan senin aşkın .

      Ben hayvanlar cennetindeyim . Arabayla seyate çıktığımızda , durdun ve dedinki ; hadi bonnie dışarı , bende hemen arabadan atladım , sende arabanın kapısını kapatıp arabayı sürmeye başladın . İlk başta düşündüm'ki beni korkutacaksın , araba uzaklaşıp görünmemeye başlayınca , anladımki beni yalnız başıma bıraktın . O an içime korku girdi ve üzülmeye başladım . Hemen senin peşinden koştum , ama seni yakalamak imkansızdı . Gittiğin yönden yürümeye başladım ; Nereye gittiğini bilmeden . Gittiğin yönden giderken bana bir araba çarptı ve ben çukur boşluğuna savruldum ; Farkettimki hiç biyerimi hareket ettiremiyorum . Evet şimdi orda kıvranmış acılar içerisinde yatıyorum , o ağrılarımla seni çağırdım , ama sen çok uzaklaşmıştın .sen ise sehatine doğru yol aldın .
    Uzun saatler acılar içinde geçti , evet ölüm geldi ve beni götürdü .Şimdi hayvanlar cennetindeyim .Kalbim öyle kırıldı'ki , acılar içinde . Lütfen bana söylermisin , bunu bana niye yaptın ? Beni o kadar az mı sevdin ?
Benim gibiler burada çok , aileleri sokağa bırakmış , burda hepsinin kırık bir kalbi var .
Seni ve beni yaratan allah ,seni affetsin . Seni o kadar çok seven bonnie

yazan : Eva-Maria Fischer-Popaj , Bad Homburg

16 Şubat 2012 Perşembe

Hayvanlar Aleminden insanlara Vicdan Dersi

      Bu resmin altına bence yazılacak çok şey olduğunu sanmıyorum resim herşeyi açık açık anlatıyor, ama benim herzaman söylediğim bir dileğim var onu burada yinelemek istiyorum bu fotoğraf vesilesi ile,sokaktaki o vefakar dostları pis,mikroplu,sırnaşık deyip itip kovalamıyalım,kovmayalım onları, o sırnaşıklığın sebebi onların sevgiye çok ihtiyaçlarının olmasıdır.Umarım herkes bir gün bir köpek sahiplenir ve onun hayatında fark yaratır..
      Yukarıdaki resimin hikayesine gelince, Tayland'da sel felaketinde çekilmiş bir fotoğraf bu, bir maymun köpeğini kurtarıyor, ama aynı zamanda insanların yardım kolilerinden taş çıkıyor.Daha bir şey söylemeye gerek var mı?

Dost Yürekli Köpekler

İyi tanı,dost yürekli köpeği
Onlar bize,birer sevgi meleği
Doğru dürüst ödenmezken emeği
"it" deyip de,itiverme onları

Kovulsada dövülse de gücenmez
Güzelliğe, zenginliğe özenmez
Hakkı yense,arkamızdan söylenmez
"it" deyip de itiverme onları

Hangi canda oluyor ki böylesi
Birbirinden vefalıdır cümlesi
Pek şirindir,olmasa da gülmesi
"it" deyip de, itiverme onları

Sabır onda, cefa onda, bilmeyiz
Yüreciği, denizden de tertemiz
Onlar ile güvenlidir beldemiz
"it"deyip de, itiverme onları

Utanacak birşeyleri bulunmaz
Duyduğunu, başkasına duyurmaz
Emirleri, kuyruğuna buyurmaz
"it" deyip de,itiverme onları

Örnek alsak, sadakati onlardan
Kurtuluruz, belki kötü huylardan
Çektikleri, hep de gaddar kullardan
"it" deyip de itiverme onları





Griffon


        M.Ö. 3. binden itibaren Mezopotamya, Suriye ve Mısır sanatlarında rastlanan karışık yaratıklar tanrıların insan şeklinde görülmesiyle ortaya çıkarlar. Tanrısallıklarını vurgulamak için doğaüstü bir şekilde gösterilirler. Yeryüzü ve gökyüzünün en güçlü hayvanlarının birleşimiyle oluşurlar ve dayanılmaz bir güce sahiptirler. Grifon da bu yaratıklardan biridir.Aiskhylos’un ‘Prometheus’unda ve Heredot Tarihi'nde sözü geçen bu efsanevi varlığa Yunanca’da gryps denir. Hyberboreliler ülkesinde İskitlerin elinde bulunan kutsal altınlara bekçilik eden grifonlar tek gözlü Arimaspes tarafından saldırıya uğrar. Aiskhylos, ‘havlamaz, uzun gagalı, kanatlı köpek’ olarak tanımladığı grifonların Apollon’un ve diğer tanrıların takipçileri olduğunu yazar. Cteias’a göre kırmızı göğüslü, siyah kuştüylü grifonlar, Hindistan dağları üzerinde bulunan saklı hazineyi korurlar. Ayrıca grifon Yunan'da Nemesis’le birleştirilir ve Dionysos’un şarap çanağının muhafızıdır...

         Hayali bir varlık olan grifon, kanatlı veya kanatsız aslan vücuduna, genellikle kartal olan büyük kuş başına, gagaya ve at veya eşek kulağına sahiptir. Korkulan, saygı duyulan, asil, uyanık, hızlı, güçlü ve sadık gibi iyi nitelikleri yanında günahkar, yırtıcı, hasis, vahşi, obur ve gaddar gibi olumsuz özellikleri de vardır. Diğer karışık hayvanlar gibi yaşayıp, çocuk yetiştiren ve ölen grifon kanatlarıyla kuş gibi uçup dört ayağıyla da yürüyebilir. Diğer bir çeşidi insan vücutlu, kuş başlı ve kanatlı grifon-demon’dur... 

        Grifonun ana yurdu Mezopotamya’dır ama Giritlilerin dini tasvirlerinde, Miken’de ve Yunan dekoratif sanatlarında ve Mısır’da, İran’da, Anadolu’da ve Suriye’de önemli bir şekilde yer alır. Mezopotamya’da kuş benzeri memeli hayvanlar M.Ö. 4. binden beri bilinir. Uruk ve Cemdet Nasr dönemlerine ait olan Susa’dan silindir mühürler arasında bilinen tek grifon erkek aslan yelesiyle bir kuş kafasına sahiptir ve bu dönemin diğer yaratıkları gibi iz bırakmadan kaybolmuştur. Ur’dan bir silindir mühürde Akad’ların tahta tekerlekli savaş arabasında hava tanrısı görülür. Buradaki kanatlı, kuyruklu ve ateş tıslayan ejderha pençeli yaratık Asur İmparatorluğu’nun sonuna kadar hava tanrısının yanındadır. Grifon savaş arabasını çeker ama savaşçı bir tip değildir.
Orta Asur sanatında çok popüler olan grifon–demon M.Ö. 883-859 yılları arasında hüküm süren Asurnasirpal’in sarayının özel kısımlarında kabartmalarda görülür. Nimrud’dan bir taş rölyefte grifon-demon temizlik için elinde bir kova ve kozalak taşır. Kabartmanın ortasındaki yazıtta kralın fetihleri yazılıdır. Asur saraylarının duvarlarında ve mühürler üzerindeki bu grifon-demon kutsal ağaçta bulunan hayati gücün korunmasıyla görevlidir. Bazen kral Tukilti-ninurta’nın mühründe olduğu gibi bu görevi krala nakledip onun arkasında durur. 3. Tiglatpleser’in (M.Ö. 744-727) Suriye’de saraylar yaptırmasından sonra Asur duvar resimleri Kuzey Suriye sanatından izler taşır. Resimlerde ve kabartmalarda kapılarda muhafız yaratıklara yer verilir. Grifon ve grifon-demon muhafız görevini ellerinde tutmalarına rağmen daha az önemli durumlarda da -süsleyici unsur olarak- bulunurlar. Bu yaratığın Asur’da görevi açıkça anlaşılmadan önem kazanır. Asur’dan bir mühürdeki beş grifondan biri çift kartal başlıdır ve ateş solur. Diğer çift ayaklarıyla onların kanatlarını kaldırır. Dik duran komşu çift ise kanatlı bir güneş diskini kalkık kollarıyla desteklerler. İçlerinde yalnızca çift başlı yaratık insan vücutluyken (grifon-demon) diğerleri aslan vücutludur...